Rooney Mara ile Ejderha Dövmeli Kız Hakkında

Steven Zaillian, karakteri uyarlarken Salander’in kendisine yaklaşmaya cüret edenlere karşı zırhını kuşanan ama bir o kadar da kırılgan kişiliğinin tüm zıt tonlarını yansıtmayı hedeflediğini söylüyor.
“Yazması çok eğlenceli bir karakter oldu,” diyor Zaillian. “Yaptığı şeylerde bir istediği şekilde davranma, sabrının sınırına gelme durumu söz konusu; ama başka şeyler de var. Filmin gücünün büyük bölümü, Lisbeth Salander’den kaynaklanıyor.”
Fincher, rolü canlandıracak aktrisin, tüm bu özelliklerin yanında zaten riskli olan bir karakteri canlandırırken sınırı geçmeyi de göze almasını istiyordu. Aradığı şeyi Rooney Mara’da buldu; ama bu, hemen olmadı.

Yapımcılar Lisbeth rolünü canlandıracak oyuncu için kapsamlı bir liste oluşturdular. Bu uzun listede, Fincher’in yönettiği The Social Network/Sosyal Ağ’da Mark Zuckerberg’in kız arkadaşı Erica Albright rolünde oynayan Mara da vardı. Fincher, onu bitmek bilmeyen yoğun prova seanslarına dahil etti ve role uygun olduğunu kanıtlaması için İsveç şiirinden örnekler okumaktan motosikletlerle poz vermeye kadar pek çok şey yapmasını istedi.
“Seçme süreci sırasında onu beğenmemin en büyük nedeni, tam da Lisbeth’ten istediğim şeyi yapması, hiç vazgeçmemesiydi. Boyun eğmez birini arıyordum,” diyor yönetmen. “Oyuncu seçme sürecinin sonuna geldiğimizde, uğruna el bombasının üzerine atlamaya layık biri olduğunu anlamıştım.”
Fincher sözlerine şöyle devam ediyor: “Aradığımız ve ihtiyaç duyduğumuz özelliklerin büyük bölümüne sahip halde başladı. Gerçek hayatında biraz gözlemci bir kişiliğe sahip. Ama bunun da ötesinde, karakteri anlamak için çalışmaya istekliydi. Onun için ‘bunu yapabilir mi bilmiyorum ama ona ilham verir, onu destekler ve serbest bırakırsak sonuna kadar deneyeceğinden eminim’ dedim. Aynen de öyle oldu. Saçlarını kesti, motosiklete binmeyi öğrendi, bir başına İsveç’e gitti ve ortadan kayboldu. Tüm bunları yapmaya istekli birini bulduğunuzda, istediğiniz her şeye sahipsiniz demektir. Piercing gibi detaylar önemli belki ama o kısmı herkes başarabilirdi.”

Üst üste yapılan prova seansları Mara’yı diken üzerinde tutarak, karakterine daha da bürünmesini sağladı. Aktris, “Rolü almak için gereken her şeyi yapmaya hazır olduğumu onlara göstermek istiyordum,” diyor. “Ama ilerledikçe, ‘Size daha ne göstermem gerekiyor? Her şeyi gösterdim. Ya bırakın kendi hayatıma döneyim, ya da yapalım şu işi. Her şeyi bırakmaya hazırım ama artık karar verin’ dedim.”
Performansla ve beklemeyle geçen aylar, ultimatomla sonuçlandı. “David beni ofisine çağırdı ve rol hakkında konuşmaya başlayıp neden kimsenin bu rolü oynamak istemeyeceğini, hayatımı muhtemelen kötü yönde nasıl değiştirebileceğini anlatıp durdu. Ardından bana iPad’ini uzattı; cihazda rolü aldığımı söyleyen bir basın bülteni vardı. Bülteni o gün göndermeyi düşündüklerini, karar vermem için yarım saatim olduğunu söyledi.”
Mara tereddüt etmedi. Karakter çoktan içine işlemişti. “Lisbeth gibi bir kadın karakter görülmedi; ufak tefek, bir bakıma cinsiyetsiz, pek çok farklı yüze sahip biri,” diyor. “Onun tarafını tutuyorsunuz ama bir yandan da onu sorguluyorsunuz; çünkü sürekli onayladığınız şeyleri yapmıyor. Bu bana oldukça ilginç geldi.”
Mara şunları ekliyor: “Bence pek çok kişi, ne kadar tuhaf bulsa da karakterle özdeşIeşiyor; çünkü çoğu insan bir noktada dışlandığını ya da gücü elinde bulunduranlar tarafından engellendiğini hissetmiştir.”

Mara rolü kabul eder etmez, kendini bir cenderenin içinde buldu. “David’e evet dedikten bir saat sonra, bir bilgisayarı parçalara ayırdım, motosiklete bindim ve kaykay dersleri almaya başladım. Tam beş gün sonra, Stockholm’deydim,” diye anımsıyor. “Rolü almış olmamın benim için ne ifade ettiğini ya da ne hissettiğimi düşünecek vaktim yoktu. Tamamıyla rolüme odaklanmıştım.”
Ama Fincher’ın uyarılarının genç aktrisi korkutmadığı belliydi. “Bana ‘İsveç’e gidip yalnız kalman ve bu kız gibi yaşaman gerekecek,’ dedi. ‘Film seni yok edecek. Bir süreliğine ailene ve arkadaşlarına veda etmen gerekecek,’ dedi. Ama o sırada gerçekte nasıl biri olduğumu bilmiyordu,” diye açıklıyor. “Aslında yalnız biri olduğumu ve benden istediği şeylerin gözümü korkutmadığını bilmiyordu. Başka biri olsa belki korkardı, ama ben korkmadım.”
Mara sonunda görünüşünü tümüyle değiştirerek uzun saçlarını kesti, vücudunu sayısız piercing’le süsledi ve kaşlarını ağarttı; aktrise göre en sarsıcı olan da bu son değişiklikti. Sadece korkutucu ve saldırgan bir ifade kazandırmakla kalmadı, yüzünü de açarak karakterin duygusuz zekâsını ve bastırılmış öfkesini de yansıtmaya olanak sağladı.

“Ağartma işleminden hemen önce, kendime hakimdim, hazırdım, heyecanlıydım,” diye anımsıyor Mara. “Derken aynaya baktım ve kendimi kaybettim. Ama bence ağartma, karakterin görünüşü için yaptığımız en iyi şeylerden biriydi. Kendi damgamızı vurduk.”
Mara’nın, Lisbeth’e damgasını vurduğu bir konu da, kendine koyduğu duygusal engelleri açığa çıkarmak için uygun bir yol bulmaktı. “David’le birlikte, Lisbeth’te açık yara olmadığına dair konuştuk. Olduğu gibi kabuk bağlamış. Ağlamıyor, gerçekten bir şey hissetmekten kendini alıkoyuyor; ama izleyicinin, kabuğun altındaki yaraları fark etmesi gerekiyor,” diye anlatıyor.
Mara, Lisbeth’in kapalı bir kutudan farksız dünyasına girdikçe, Stieg Larsson’un, karakterin ilham kaynağı olarak neden efsanevi hikâye kahramanı Pippi Uzuçorap’ı gösterdiğini anladı. “Lisbeth, Pippi Uzunçorap’ın 25 yıl sonraki hali. Atını bir motosikletle değiştirmiş. Artık bir bilgisayarı var; ama ahlak anlayışı hâlâ aynı, kötü adamlara haddini bildiriyor,” diyor.

Lisbeth’in karmaşıklığı, öykünün en rahatsız edici sahnelerinde, Lisbeth’in yasal vasisi, Nils Bjurman’ın ofisindeki iki şiddetli saldırıda öne çıkıyor. Bu yoğun sahneler hem fiziksel hem de psikolojik açıdan zorlayıcı olmakla birlikte, Lisbeth’in bir kadın katilini ortaya çıkarmak için Blomkvist’e yardım etmesinin ardındaki nedenleri anlamak açısından büyük önem taşıyordu. “Bjurman’la olan sahneler, Lisbeth hakkında çok şey anlatıyor,” diyor Mara. “Bu olay onu ve öyküyü pek çok yönden harekete geçiriyor. Bu sahneler üzerinde uzun uzun düşündüm.”
Sette, belirgin bir duygusal gerilim vardı. Aktris, “O sahnelerin zor olacağını biliyordum; ama sandığımdan daha zor olduğunu gördüm,” diyor.
Mara, sahnelerin yoğunluğunu yüksek tutmak adına Bjurman’i canlandıran Yorick van Wageningen’le görüşmekten kaçındı. “Yorick görüp görebileceğiniz en tatlı adam; ama ondan uzak durdum çünkü onun ne kadar tatlı olduğunu düşünmek istemiyordum,” diyor. “Fazla konuşmamak, sadece odaya girip sahnenin nasıl çözüleceğini görmek bizim için daha iyi oldu.”

Lisbeth’in hayatında çözülüp kontrolden çıkan pek çok şey, Mikael Blomkvist’le yakınlaştıkça toparlanmaya başlar. Kızı şaşırtan şey, cinsel çekim değil, keşfedilmemiş bir güvenme içgüdüsüdür. “Lisbeth filmin büyük bölümünü insanları kendinden uzaklaştırarak geçiriyor. Sürekli bir şeyleri bastırıp uzaklaştırmaya çalışıyor. İnsanlarla temas kurduğu ilişkileri yok.” diyor Mara. “Ama Mikael’le, bleki de sonunda inanabileceği birini bulduğun düşünmeye başlıyor; gel gelelim, insanlara güvenmekle aptallık mı ettiğini merak etmesi için haklı nedenleri var.”
Sonunda, Mara Lisbeth’i canlandırmanın, rolü almak için aylarca verdiği savaşa değen bir deneyim olduğunu söylüyor. “Bu, insanın karşısına hayatında bir kez çıkacak cinsten bir rol,” diyor. “Ama onun dışında, bu deneyimiden edindiğim en heyecan verici şey, daha çok şey yapabileceğimi anlamam oldu. Çok şey öğrendim ve hiç yapamayacağımı düşündüğüm bir sürü şey yaptım.”

Aktris sözlerini şöyle noktalıyor: “David’in en sevdiğim yanı, herkesi zorlaması. Bu sayede harika filmler çekiyor. Çünkü sizi zorluyorlar ve normalde kafa yormayacağınız şeyler hakkında düşünmenizi sağlıyorlar; bence insanlar zorlanmayı seviyor.”

Yusuf

SineMâbed'in kurucu editörü. Mayıs 2008'den bu yana site için ırgatlık yapmakta. Sevdiği birtakım yönetmenlerin olduğu gelen bilgiler arasında.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir