Punch-Drunk Love/Aşk Sarhoşu (2002)

.

Küçük bir şirkette tuvalet malzemeleri satmakta olan Barry utangaç, çekingen, pek konuşmayan, arada sırada şiddet patlamaları yaşayan ortalama bir erkektir. Kendisine sürekli iyi olmayan çocukluk hatıralarından bahsettikleri için pek sevmediği ve görüşmediği yedi tane ablası vardır. Bu ablalarından bir tanesi onu ailecek verdikleri partilerden birisine davet eder. Gelmesi için de bayağı ısrar eder. Barry ablasını kıramaz ve partiye gider. Ablasının da asıl amacı Barry’yi iş arkadaşı olan Lena ile tanıştırmaktır. Gergin olan Barry, Lena’nın partiye gelemediğini duyunca rahat bir nefes alır. Akşam evine döndüğünde de gazetede ilanını gördüğü telekızlardan birisini arar.


.

Ertesi sabah ablası ve Lena, Barry’yi ziyarete gelirler. Lena, Barry ile görüşmekte ısrarcıdır. Barry utangaçlığından soğuk davransa da Lena’nın yemek davetini geri çeviremez. Barry bir yandan bu ilişkinin yürümesini isterken diğer yandan hata edip aradığı telekızın tam bir sürtük çıkması sonucu başına örülen çoraptan sıyrılmaya çalışır.

Çok sevdiğim Paul Thomas Anderson’a Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandırmış, dördüncü uzun metraj filmi. Başrollerde Adam Sandler ve Emily Watson var. Kalıplaşmış romantik dramlardan farklı bir çizgide ilerliyor bu film.

.

Eli yüzü oldukça düzgün bir film olmasına rağmen Paul Thomas Anderson’ın diğer filmlerine kıyasla daha hafif olmuş bu. Magnolia’daki vuruculuk, Boogie Nights’taki hümanizm yok belki ama türdeşleriyle kıyaslarsak bunun yeri farklı olurdu. Açıkçası 2002 yılının Cannes Film Festivali jürisi Paul Thomas Anderson’a en iyi yönetmen ödülünü ne diye vermiş anlayamadım. Gerçekten eli yüzü düzgün, iyi çekilmiş bir film. Orasına kimsenin itirazı olamaz… Teknik veya yönetim konusunda öyle ahım şahım bilgim yok, o yılın adaylarını da bilmiyorum ama yine de o ödülü böyle bir yönetime vermeleri şaşırtıcı. Hani, Cannes deyice insanın aklına daha “sanatsal”, herkesin kolay kolay anlayamayacağı türden filmler geliyor ya ondan olsa gerek şaşkınlığım.

.

Filmin en beğendiğim yönü Barry ve Lena arasındaki ilişkinin işlenişiydi. Onlar ilişkilerinin başlarında oldukları için zaten birbirlerine karşı mesafelilerdi. Paul Thomas Anderson da bizler ile onların arasına mesafe koyuyordu. Saygı gibi bir şey işte… Sevişme sahnesi falan göremiyoruz. Sadece öpüşmelerini seyrediyoruz. Zaten Lena’nın Barry’nin vücuduna kollarını dolaması yetiyor. Ne bileyim, öyle safça bir şey ki o sahneler mutlu etti beni… Filmin müzikleri de çok iyiydi ayrıca.

Paul Thomas Anderson’ın sadece Sydney‘yini izleyemedim. Bir sıralama yapmam gerekirse bunu üçüncü sıraya koyardım (1: Magnolia, 2: Boogie Nights, 3: Punch-Drunk Love, 4: There Will Be Blood) There Will Be Blood olayına hiç girmiyorum ayrıca.

En Sevdiğim Sahne;

İlk buluşmadan sonra Lena, Barry’yi evine davet eder. Evdeyken aralarında bir şey geçmez. Barry Lena’yı yanağından öperek daireden çıkar.
(Barry’nin apartmanına kesme yapılır) Danışmadaki bayan Barry’ye bir telefon olduğunu söyler. Barry telefonu cevaplar. Arayan Lena’dır.
Barry: Evet?
Lena: Ah, benim. Lena.
Barry: Ah, merhaba… Merhaba.
Lena: Şunu bilmeni istedim ki nereye gidersen git ya da ne yaparsan yap az önce seni öpmek istediğimi bilmelisin.
Barry: Sahi mi?
Lena: Evet.
(Lena’nın apartmanındaki asansörlerden birine kesme yapılır. Barry asansörden çıkar ve koşarak Lena’nın dairesini bulmaya çalışır. Uzunca bir koşturmadan sonra daireyi bulur ve zile basar. Lena kapıyı açınca da onu dudağından öper.)

Resmi Web Sitesi
IMDB Sayfası
Fragman

Akın

Wes Anderson, Gus Van Sant sevdiği yönetmenlerden birkaçı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.