.

İşgal altındaki Irak’ın başkenti Bağdat’tayız. Şehrin hemen her köşesine serpiştirilmiş patlayıcıları imha etmekle yükümlü bir grup askerin başından geçenleri seyrediyoruz.
Göreve geldiğinden beri 827 tane patlayıcı imha etmiş olan James’in gözü karadır, düşkünüdür ve işini sapkınlık derecesinde sevmektedir. Görev başında James’i korumakla görevli olan askerlerden Sanborn daha atik, Eldridge ise daha pasiftir ve ölmekten fena halde korkmaktadır. Maceracı bir ruha sahip olan James’in gereksizce yarattığı gerilimlerden sıkılan ekip elemanları Bağdat’ı bir ucundan diğer ucuna gezmektedirler. Her bomba imha işlemi sırasında başka bir maceranın içine dalarlar ve bu işten pek memnun gözükmemektedirler.

.

Filmin senaristi Mark Boald “Birçok savaş filmi savaş bitmeden gösteriliyor. Bu ise savaş devam ederken çekildi” dese de The Hurt Locker’ı “savaş filmi” diye etiketlemek istemem.Sebebi de savaş filmi diye lanse etmemize neden olacak türden savaş sahneleri barındırmaması ve o sahnelerin de aksiyon severleri memnun edeceğini düşünmememdir. Dram olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, o kadar.
Benim sinemaya bakış açım mı değişiyor, yoksa saçlarım dökülüyor diye isyanlarda olduğumdan mıdır, nedendir tam olarak bilmiyorum ama bu filmin dokuz dalda Oscar’a aday olmasına anlam veremedim. Çünkü filmin vermek istediği mesajı ucundan ya da kıyısından kavrayamadım. “Cephedeki askerlerin ruhsal durumunu gözler önüne seriyor” desem, değil. Çünkü cephedeki askerlerin ruhsal durumlarına dair üç beş cümle edip bırakıyor. Bu konuda sadece bir yerde esaslı laflar ediyor, o da filmin ana teması olamaz. Eğer öyleyse bu konuda bir kısa film çekmeleri gayet yerinde olurdu. “Cephedeki askerin ruhsal durumu” temalı yakın zamandan bir örnek verecek olursam Sam Mendes’in Jarhead’i gayet iyiydi. Özellikle bu filmden iki kat daha iyiydi.

.

“Politik bir söylemi var” desem, o da değil. Çünkü filmin ne Amerika’ya ne Irak’a ne de var olan dünya düzenine dair ettiği tek bir laf bile yok. Kaçırdığım bir yer varsa düzeltin abiler/ablalar.
Yönetim dersek gerçeklik duygusunu arttırıp belgeselvari bir hava yaratmak adına aktüel kamera kullanılmış.Tamam, eyvallah.Erkek eli değse daha mı farklı olurdu bilmiyorum ama buradaki yönetimiyle Oscar’a aday olan ’un pek bir numarası yok bana göre. Patlamaların gerçekleştiği sahnelerdeki birkaç ayrıntı ve finali dışında takdiri hak eden herhangi bir yeri de yok bana göre. “Oyunculuklar” deseniz “Eh işte!” der geçerim. ’a da en iyi erkek oyuncu kategorisinde aday yapmışlar. Anlam veremedim.
Sonuca gelecek olursam; dokuz dalda Oscar’a aday gösterilmesine neden olacak herhangi bir şey göremedim bu filmde. Gerçekten şaşkınım. Anlamadığım bir yer, kaçırdığım bir nokta falan varsa n’olursun birisi aydınlatsın beni bu konuda.Çok Fransız kaldım bu filme!


Resmi Web Sitesi
IMDB Sayfası
Fragman

    Benzer Yazılar
  1. L’Instinct De Mort/Ölümcül İçgüdü (2008) Fransızların bir numaralı halk düşmanı ve son ünlü gangsteri olan...
  2. Funny Games U.S./Ölümcül Oyunlar (2007) Tarih kitaplarındaki dandik savaş sebepleri tadında bir ölüm sebebi:”Sürekli yumurtamı...
  3. Slumdog Millionaire/Milyoner (2008) Danny Boyle’un son dönemdeki filmlerinin arasından sıyırıp ayrı bir köşeye...
  4. Vals Im Bashir/Beşir’le Vals (2008) İnsan hatırlamak istese de bir gece önceki gördüğü rüya aklından...
  5. L’Ennemi Public N°1/Ölümcül İçgüdü 2 İlk filmde Mesrine’in nasıl biri olduğunu çözümledikten sonra ikinci filmde...