before sunrise

Ne tür arabalardan, kızlardan, mekanlardan hoşlanırsın soruları gibi ne tür filmlerden hoşlanırsın sorusu da günlük hayatın içindeki binlerce klişe sorulardan biridir.

Bu noktada olayı biraz daha özele indirgeyip en sevdiğin film hangisi sorusu sıkça sorulmuştur bana. Özellikle yakın çevremde bir sinema blogumun olduğunu bilen bir sürü insanca defalarca bu anlamda yaylım ateşine tutuldum. Zalımlar ! Hala Yüzüklerin Efendisi’ni izlemediğim için hunharca eleştiriliyorum. Neyse, konumuz bu değil.

Geçen gün yazar arkadaşlardan Özgür’le şimdiye kadar kaç film izlediğimizin muhasebesini yapalım dedik. İkimiz de işin içinden çıkamadık ama kabaca ben şu ana kadar 5000’den fazla film izlediğimi iddia edebilirim. Kabaca bir hesap yapıp her filmi 90 dakika olarak hesaplarsak (tam anlamıyla Polyannacılık ama olsun) 25 yıllık ömrümün 312 günü, neredeyse 1 yılı film izlemekle geçmiş. Yani şimdiye kadarki ömrünün %4’ünü film izlemeye ayırmış bir insan evladı olarak hala ne tür filmlere eğilimim olduğunu söyleyememekle beraber tutarlı, bol diyaloglu, aforizma sıçan ancak bunu ikincil planda gösteren filmlere zaafım var.

5000 filmden sonra en sevdiğin film hangisi sorusuna “şimdilik” vereceğim cevap Gün Doğmadan, Gün Batmadan ve Geceyarısından Önce filmleri olacaktır. Yani bir bakıma Jesse ve Celine’in Tuhaf Hikayesi…

Süpermarket kapısında günün indirimini bekleyen yaban çakalı dedeler/neneler gibi zamanında çokça DVD reyonlarını LC Waikiki reyonlarına çevirmişliğim var. Özellikle çok iyi bir filmi kelepir fiyata kapatınca o yargıladığım yaşlılardan pek de farkım kalmazdı aslında.

Yanılmıyorsam sene 2007, yer de Konya’ydı. Gün Doğmadan ve Gün Batmadan’ın ikisini birden alıp ilk önce Gün Batmadan filmini izleyip sonra Gün Doğmadan filmini izlemiştim. Haliyle bir bok anlamamıştım. Muhtemelen bu filmleri bilmeyen bir okuyucuysanız siz de şu anda bir bok anlamıyorsunuz.

Gün Doğmadan, Gün Batmadan ve Geceyarısından Önce filmlerini izlemediyseniz gerisini okumayın. Yukarıda verdiğim sayısal değerler zaten filmleri izlemediyseniz sizi ikna etmiştir.

before sunset

Before Sunrise (Gün Doğmadan) ile başlayayım o zaman. Standart bir Amerikalı’ya nazaran kültürlü sayılabilecek bir genç olan Jesse, büyükannesini Budapeşte’de ziyaret edip Paris’teki evine dönmek üzere olan Celine’le trende tanışır. Sürekli kavga eden bir Alman çiftin yanından kalkıp ilk önce Jesse’nin karşısına oturan Celine daha sonra ufak bir tanışma merasiminden sonra Jesse’yle koyu bir sohbete dalar. Jesse Celine’in çok bilmiş tavırlarına ve feminen çıkışlarına tav olurken Celine ise Jesse’yle aynı frekansta düşünmesine ve Jesse’nin parlak mavi gözlerine tav olur. Hayata, kitaplara ve dünyaya dair konuşma o kadar akıcıdır ki Viyana’ya geliveririz. İşte sonun başlangıcı !

Jesse Celine’i Viyana’da inmeye ve orada bir gece geçirmeye ikna eder. Modern zaman Romeo & Juliet’lerinin hikayeleri bu şekilde başlar. Söz verip de gidemedikleri amatör tiyatrocular, aforizmatik falcı, milkshake’den şiir çıkaran şair, bardan alınan bedava şarap eşliğinde ikili onları efsaneleştiren geceye akar.

Diyalogların samimiyeti ve çekiciliği o kadar tesirlidir ki film izledikten sonra yaptığınız bir tren yolculuğunda kendi Jessie’nizi yada Celine’inizi bulmak için herşeyinizi vermeye hazırsınızdır.

Before Sunset’i (Gün Batmadan) izlemeye başladığınızda içiniz bir parça burkulur kitapçıdaki Celine’in aniden gelişiyle. Daha filmin başındasınızdır ancak hayal kırıklığını iliklerinize kadar hissedersiniz. Sanki 1994 Aralık’ta tren garında avcunuzu yalayan sizmişsiniz gibi…

Ama karakterler öyle güzeldir ki bu affedilmez anı size kolayca unutturuverir. Yeni bir yol hikayesine başlarlar. Sanki dokuz sene geçmemiş gibi bu sefer Paris’in ara sokaklarında, meşhur kafelerinde ve nehir turunda… Bu sefer o kadar bilgece laflar ve güzellemeler duymazsınız belki ama anlattıkları şeyler sizin aradaki dokuz seneyi kapatmanıza yardımcı olur. Sanki dokuz yıl önce nedensiz yere kaybettiğiniz sevgilinizi aniden bulmuş gibi hissedersiniz. Yine birer Jessie, birer Celine oluverirsiniz. Ve Celine’in evinde noktalanan gün gecesine bağlanmak üzere tekrar dokuz sene beklemek zorundadır.

before midnight

Şunu belirtmeden geçmemek lazım. Ben bu seriye başladığımda ilk iki film zaten vardı bu anlamda pek sıkıntı çekmedim ancak insan üçüncü filmin geleceğini içten içe hissetmesine rağmen bir türlü gelmemesi büyük sıkıntı veriyor. Sıkıntı veren yazılar için bkz1. ve bkz2.

Üçüncü film yaklaştı ve nihayet geldi. Before Midnight’ı (Geceyarısından Önce) izlemeden önce uzun süre fragmanını izlememek için direndim ancak teslim oldum. Aslında fragmanların ne kadar gereksiz olduğunu daha iyi anlıyorum. Beni tam olarak neyin beklediğin 9 sene bilmeden geçirip 2 dakikalık zevke teslim olmak çok kötü birşey. (Alt metin kasıyorum, evet)

Bazı şeyleri bilerek Before Midnight’ı izledim ve sonuç yine tek kelimeyle mükemmel. Karakterler zamanla oturmuş, daha bilgililer, kendilerinden eminler ve birbirlerine karşı daha az romantikler… Böyle birşey beklemesem de tam olması gerektiği gibi aslında… Yaşlandıkça körelen duyguları merkezine alan bireysel sevdaların yerini kurumsal sevdalara bıraktığı daha gerçekçi ve ayağı yere basan bir dönemin içinde aşk aranıyor bu kez. Kavramlar aynı ancak sevgi artık bölüşülmek zorunda… Bu noktada başlangıç noktamız olan Gün Doğmadan’a bir flashback çakıyoruz ve şimdiki konuma bakıyoruz. Gerçekten de olması gerektiği gibi… Efsane aşklar bile biraz çocuk gürültüsü ve görev dağılımı eksikliğinde su koyuverir. Bariz gerçek bu !

Eğer bir aşk olacaksa bu fedakarlıklar içerisinde olacak. Gençliğin deliliği ve pervasızlığıyla filizlenecek, genç yetişkinliğin pişmanlıklarıyla yeşerecek ve orta yaşın gündelik hayatın rutinliğine ve sıkıcılığına dayanacak.

Şimdi düşünüyorum da bu seriyi Michael Haneke gibi bir yönetmenin tamamladığını bir an düşünürsek muhtemelen Jessie ve Celine’i Amour’daki gibi bir son bekler.

Jesse ve Celine’in Tuhaf Hikayesi yada Before üçlemesi diyebiliriz bunlara ve en sevdiğim filmler bunlar. Nedeni de yukarıdaki yazdıklarıma bakarsak sanırım gayet açık.

Oldukça kişisel bir yazı oldu bu ve uzun zamandır böyle bir yazı yazmıyordum. Bir nevi iyi gelse de aslında yazı kalitesi anlamında bir o kadar da kötü oldu ancak bu yazı aslında “timeline” görevi görecek.

İbretlik bu yazıya yıllar sonra dönüp bakacağım ve ne kadar da aptal bir yazı yazmışım ve ne kadar aptalmışım diyeceğim. Tabii o zaman hala aptalsam niye kendime aptal demişim, gayet de iyi aslında diyeceğim. Kararsız kalırsam da mantık evliliği yapmışım demektir.